Tarihin en eski zamanlarından bu yana kadınlara aynı cümleler söylendi: “Yapma! Açma! Bakma! Yeme! Söyleme!” Havva’ya, Pandora’ya, Psykhe’ye, Mavi Sakal’ın eşine… Hepsine yasaklar kondu. Fakat her seferinde, yasağı ihlal eden bir kadın, tarihin akışını değiştirdi. İnsanlık, tam da bu “söz dinlemeyiş” ile başladı. Belki de mesele, söz dinleyip sevgi almak, uslu durup kabul görmek, korkunun yarattığı savunmalarla kendini korumak değildi. Mesele, insan olmanın ancak merak, cesaret ve ihlal etmek ile mümkün olmasıydı.
Masallardaki kadın kahramanların kaderi, çoğu zaman “yasaklı eylem”le yazılır. Kahramanın yolculuğu, çoğu kez bir yasak eylemle başlar. Çünkü yasak, bilinçdışının kapısıdır. Kapının ardında korku vardır fakat aynı zamanda yeni bir bilincin tohumları da oradadır. Havva elmayı yediğinde cennetin huzuru biter fakat insanlık doğar. Pandora kutuyu açtığında kötülükler yayılır, fakat her şeyin bir zıddı olduğunun bilincine varılır. Psykhe kandili yakıp Eros’un yüzünü gördüğünde aşk acıya, acı bilince dönüşür, bilinç onu zorlu sınavlara zorlayarak kendini bulur. Mavi Sakal’ın eşi yasaklı kapıyı açtığında ölümle burun buruna gelir, fakat kendi kurtuluşunun anahtarını da bulur. Yasak kapı açılmadığında hiçbir şey değişmez. Masal sürer, fakat kahraman doğmaz. Yasak kapı, kendiliğin kapısıdır. Açtığımızda gölgeyle yüzleşir ışığımızı buluruz.
Mitlerdeki kadın figürleri, bugün de içimizde yaşıyor. Savaşçı, Şifacı, Âşık, Bilge, Kurban, Asi, Fedakâr, Deli… Her biri farklı bir arketip, her biri kadınlığın farklı bir hâli. Çoğu kadının hikâyesi benzer düğümlerle örülü: “Çok fazla iyi” olup kendini silmek, öfkesini bastırıp sessizleşmek, sınır koyamadığı için tükenmek, asi olduğunda yalnız kalmak, yaratıcılığını gizlemek, babasının ya da partnerinin gölgesinde sıkışmak. Fakat her düğüm, uyanmayı bekleyen bir potansiyeli de içeriyor. Fedakârlığın içinde şefkat, öfkenin içinde yaratıcı güç, asiliğin içinde özgürlük, kurban olmanın içinde kahramanlık. Kadının uyanışı, işte bu gölge ve ışık parçalarını tek bir hikâyede bütünleştirebilmekten geçiyor.
Kadının iç yolculuğunda en kritik eşiklerden biri de içimizdeki yaralı eril. Jung’un animus arketipi ile kişileştirdiği bu kompleks yapımız, bizimle eleştiren, buyuran, gaza getiren, hırs veren, rekabete sürükleyen aynı zamanda “asla yeterli değilsin” diyen iç sesle bizde yaşam buluyor. Bu ses, çoğu zaman toplumun ve ataerkil düzenin içimizdeki yankısıdır. Bu sesle yüzleşmek mümkündür. Yaralı eril dönüştüğünde, koruyan, yön veren, yol gösteren ve eyleme geçiren sağlıklı bir güçtür. Masallardaki zalim kral, zorba damat ya da kurtarıcı prens gibi erkek figürleri hep bu içsel erilin yansımalarıdır. Onlarla yüzleşmek, aslında kendi içimizdeki eril yanla barışmaktır.
Uyanış kolay değildir. Çünkü yasak kapıyı açtığımızda yalnızca ışık değil, gölge de ortaya dökülür. Suçluluk, korku, yalnızlık, kayıp, hayal kırıklığı gibi hislerle dolmaktan kaçınırız. Çünkü bizi insan yapan ego, acı istemez. Fakat tam da bu yüzleşmeler sayesinde bilinç genişler ve değişim mümkün olur. Değişimi istemeyen ego aynı kimliğe ve dolayısıyla aynı sorunlara tutunur. Oysa, Havva’nın elması, Pandora’nın kutusu, Psykhe’nin kandili bize şunu anlatır: Kaygı olmadan özgürlük, kayıp olmadan büyüme, öüm olmadan yeniden doğuş olmaz.
Modern kadın için “uyanış”, mitlerin tozlu sayfalarında değil, günlük hayatın tam ortasındadır. İş yerinde sınır koyduğunda, aile içinde kendi sesini duyurduğunda, yaratıcılığını görünür kıldığında, aşkı kaybetmenin acısında yeniden kendini bulduğunda, anne ya da baba gölgesini aşarak kendi yolunu seçtiğinde uyanış yolculuğunun adımlarını yürür. Her kadın, kendi mitinin kahramanıdır. Ve her mit, kendi içsel hikâyemizi anlatır.
Masallardaki kadın figürlerini okurken şunu unutmamalıyız: O kadın biziz.. Yasak kapıyı açan, savaşa giren, şifa veren, öfkesiyle yıkan, yeniden doğan, deli diye yaftalanan, ışığını saklayan… Bireyleşme, her birimizin kendi yasak kapımızı açmasıyla başlar. Eşikten atlama cesareti göstermeyen, merak etmeyen, sınırı zorlamayan, “ardında ne var?” diye bakmayan biri bilinçlenemez.
Kadının uyanışı, bir anda değil; her gün yaptığımız küçük seçimlerde, her yüzleşmede, her “artık yeter” deyişimizde yaşanıyor. Sorulacak soru şu: Hangi yasak kapının önünde duruyorsun? Onu açmaya cesaretin var mı? Kendin olmamak için nelerden vazgeçiyorsun? Korku seni ‘onların istediği kadın’ a dönüştürürken kimi feda ettiğini biliyor musun?