DEHB Mİ ARTTI YOKSA GÖRÜNÜRLÜĞÜ MÜ?

2 Ağustos 2026 • admin

Son zamanlarda izlediğimiz 4 reelsten biri DEHB konusuna bir şekilde değinir oldu. Kimi bunu mizah üzerinden ya da ‘mizah için’ yaparken, kimi kendini anlama ve anlamlandırma biçiminde yapılandırıyor. Dolayısıyla bu kadar maruz kaldığımız bu içerikler bize şu soruyu sorduruyor: DEHB mi artı, yoksa görünürlüğü mü?

DEHB tanısının son yıllarda yükseldiğini kesin olarak söylemek zor. Martin ve arkadaşlarının (2025, The changing prevalence of ADHD? A Systematic Review, Journal of Affective Disorders) 2020 sonrası verileri derlediği sistematik incelemede, önyargı riski düşük bulgulara bakıldığında, DEHB görülme sıklığında 2020’den bu yana belirgin bir artışa dair yeterli kanıt sunmadığı görülüyor; buna karşılık pandemi döneminde tanı alma, başvuru ve değerlendirme oranlarında bölgesel dalgalanmalar olabileceği ve mevcut literatür ile verilerin karşılaştırılabilirliği açısından ciddi boşluklar bulunduğu vurgulanıyor.

Tanı sayılarındaki artış ise daha görünür. The Lancet kaynaklı bölgesel çalışmalarda, pandemi sonrası yetişkin DEHB’ye yönelik başvuru ve değerlendirme talebinin arttığı; bunun bozukluğun kendisinin yaygınlaşmasından ziyade farkındalık, geç tanıların ortaya çıkması ve sağlık hizmetlerine yönelimin değişmesiyle ilişkili olduğu vurgulanıyor.

Haliyle soruyoruz: Herkes mi DEHB oldu?  Bunun yerine belki de şunu sormak daha anlamlı: DEHB, son yıllarda daha çok konuşulur, görünür, talep edilir ve etiketlenir hale mi geldi?
Yanıt, evet.

Peki bu görünürlüğün artmasının nedeni ne? Burada birden fazla etken aynı anda çalışıyor. Bunlardan ilki, yetişkin DEHB’nin klinik olarak daha fazla tanınması. Uzun yıllar DEHB, ağırlıklı olarak çocukluk dönemine ait bir sorun gibi ele alındı; erişkinlikteki belirtiler ise çoğu zaman kişilik özellikleri, motivasyon sorunları ya da anksiyete-depresyon başlıkları altında değerlendirildi. Son yıllarda ise yetişkin DEHB’sinin klinik olarak daha net tanımlanmasıyla birlikte, yetişkinlerde gecikmiş ya da daha önce gözden kaçmış DEHB tanıları görünür hale geldi.

The Lancet bünyesindeki psikiyatri ve bölgesel sağlık yayınlarında yer alan çalışmalar, pandemi sonrası dönemde özellikle yetişkin DEHB’ye yönelik başvuru, değerlendirme ve tanı süreçlerinde artış gözlendiğini; bu artışın bozukluğun gerçek yaygınlığındaki bir sıçramadan çok, artan klinik farkındalık ve gecikmiş tanıların yakalanmasıyla ilişkili olduğunu vurguluyor.

İkinci etken, sosyal medyanın sağladığı farkındalık. Ancak bu farkındalık, çoğu zaman yanlış genellemeyle birlikte yürüyor. Burada da iki ucu keskin bıçak durumu var. TikTok’ta #ADHD etiketiyle paylaşılan içeriklerin psiko-eğitsel niteliğini inceleyen ve PLOS dergilerinde yayımlanan bir çalışma, yüksek etkileşim alan videoların önemli bir kısmında bilgilerin eksik, aşırı genellenmiş ya da klinik bağlamdan koparılmış olduğunu; özellikle tanı ölçütleri, ayırıcı tanı ve işlevsellik vurgusunun büyük ölçüde ihmal edildiğini ortaya koyuyor. Benzer şekilde, ScienceDirect üzerinden yayımlanan ve gençlerin ürettiği DEHB içeriklerini analiz eden bir başka çalışmada, videolarda DEHB’ye atfedilen özelliklerin önemli bir bölümünün DSM tanı ölçütleriyle örtüşmediği; buna karşın izleyicilerin bu içeriklerle yoğun biçimde özdeşleşerek “ben de böyleyim” algısını hızla benimsediği gösteriliyor.

Bu durum, damgalanmayı azaltan ve konuşmayı kolaylaştıran bir dil yaratırken, aynı anda her dikkat dağınıklığı, her erteleme davranışı ya da her içsel dağınıklığın DEHB çerçevesiyle açıklanması riskini de beraberinde getiriyor. Sonuç olarak söyleyebiliriz ki; sosyal medya, damgalanmayı azaltırken aynı anda her insani dağınıklığı DEHB sanma riskini büyütüyor.

Türkiye özelinde bakıldığında ise, DEHB tanı sayılarına ilişkin merkezi, düzenli ve herkesin erişimine açık tekil bir resmi veri setine ulaşmak her zaman kolay değil. Ancak ilaç kullanım eğilimleri, ruh sağlığı ekosistemindeki değişimi dolaylı olarak izleyebileceğimiz daha nesnel bir gösterge sunuyor.

PubMed’de yer alan ve Türkiye’de DEHB tedavisinde kullanılan ilaçlara odaklanan bir çalışmada, 2009–2013 yılları arasında bu ilaçların kullanımında anlamlı bir artış olduğu gösteriliyor. Araştırma, bu artışı DEHB’nin kendisinin yaygınlaşmasından ziyade; tanı alma oranlarının artması, tedaviye erişimin genişlemesi, başvuru davranışlarının değişmesi ve doktorların DEHB tanısı koyma ve ilaç başlama yaklaşımlarının zaman içinde dönüşmesi ile ilişkilendiriyor. Dolayısıyla bu veriler, “DEHB arttı” şeklinde düz bir çıkarımdan çok, DEHB ile temasın tanı, başvuru ve tedavi düzeyinde, arttığını düşündürüyor.

Bir diğer önemli etken, modern yaşamın dikkat ekonomisi. DEHB’yi doğrudan kapitalizm ya da dijital kültürün “nedeni” olarak tanımlamak bilimsel olarak doğru olmasa da dikkat ekonomisi olarak adlandırılan yapı -bildirimler, kısa video döngüleri, sürekli bölünme ve anlık ödül sistemleri gibi – DEHB olsun olmasın, hemen herkes için dikkat sürekliliğini zorlayan bir zemin yaratıyor. Bu koşullar altında, dikkat dağınıklığı, erteleme, zihinsel yorgunluk ve odaklanmakta zorlanma gibi deneyimler daha yaygın hale geliyor. Sonuç olarak, klinik bir bozukluk olmasa bile, pek çok kişi kendi yaşantısını DEHB semptomlarına benzer bir dil üzerinden anlamlandırmaya başlıyor. Böylece DEHB anlatısı, bazı bireyler için hem açıklayıcı hem de rahatlatıcı bir çerçeveye dönüşebiliyor.

Bu tartışmaya son yıllarda eklenen bir diğer önemli çerçeve ise “nöroçeşitlilik” ve “nörotipiklik” kavramları. Nöroçeşitlilik yaklaşımı, özellikle otizm alanındaki öz-savunuculuk hareketleri ve engellilik hakları mücadelesiyle güç kazanarak yaygınlaştı. Kavramın akademik bağlamda erken kullanımı Judy Singer ile ilişkilendirilirken, “neurodivergent” teriminin 2000’li yıllardan itibaren daha çok aktivizm ve hak temelli söylemler içinde dolaşıma girdiği belirtiliyor. Bu çerçeve, başta otizm olmak üzere birçok nörogelişimsel farklılığın yalnızca bir “bozukluk” olarak değil, insan çeşitliliğinin bir parçası olarak ele alınmasını savunuyor; bu yönüyle damgalanmayı azaltan, uyumlama ve erişilebilirlik taleplerini meşrulaştıran önemli bir işlev görüyor.

Ancak bu dilin bir de riskli tarafı var. Nöroçeşitlilik söylemi, bazı durumlarda kimliğin yalnızca bir etikete indirgenmesine ve yaşanan her zorlanmanın “ben nöroçeşitim” açıklamasıyla ele alınmasına yol açabiliyor. Bu da bireyin gelişimsel öyküsünü, duygusal çatışmalarını, ilişkisel yaralarını ya da yaşam koşullarını gözden kaçırma riskini beraberinde getiriyor. Klinik bir tanı ya da nörolojik farklılık söz konusu olsa bile, kişinin deneyiminin yalnızca bu çerçeveyle açıklanması, ruhsal derinliğin başka katmanlarını gölgede bırakabiliyor. Nitekim bu yaklaşımın köken aldığı otizm alanında da, savunuculuk dili ile klinik ihtiyaçlar arasındaki dengenin korunmasının önemine dikkat çekiliyor.

Tam da bu noktada, DEHB anlatısının psikolojik bir işlevi daha belirgin hale geliyor: persona ve gölge.“Ben DEHB’liyim” cümlesi, bazı insanlar için hayatlarında ilk kez dağınık görünen deneyimleri bir araya getiren, utancı azaltan ve kişinin kendini yalnız hissetmediği bir aidiyet alanı açan kurtarıcı bir anlatı olabilir. Bu yönüyle kıymetlidir. Kişinin kendine daha şefkatli bakabilmesini, yıllardır “kişisel kusur” olarak yaşadığı zorlanmaları farklı bir yerden anlamlandırmasını sağlayabilir.

Aynı zamanda sosyal medyada dolaşıma giren kolay özdeşleşme yaratan içerikler, bu anlatıyı hızla erişilebilir bir kimlik formuna dönüştürüyor. Kısa, paylaşılabilir ve açıklayıcı olan bu dil, kişiye kendini tanımlamak için pratik bir çerçeve sunuyor.

Ancak her personanın bir de gölgesi vardır. Etiket, bazı durumlarda sorumluluk ve içsel çatışmaları gölgede bırakabilir: “Disiplin kuramıyorum çünkü DEHB.” Bu açıklama kimi zaman gerçeğe işaret eder; ancak kimi zaman da yas, bastırılmış öfke, tükenmişlik, ilişkisel dinamikler, travmatik deneyimler ya da depresyon ve anksiyete gibi eşlik eden ruhsal süreçlerin görünmezleşmesine neden olabilir.

Gölgenin bir başka yüzü ise bunun tam tersidir. “Ben DEHB olamam; çünkü başarılıyım” diyerek, kişinin kendi zorlanmasını ve ihtiyaçlarını inkâr etmesine de neden olabilir.  Bu durumda da etiket reddedilirken, destek alma ve kendini daha yakından tanıma ihtiyacı geri plana itilebilir. Böylece DEHB anlatısı, bir yandan iyileştirici bir anlamlandırma sunarken, diğer yandan bazı ruhsal katmanların konuşulmasını erteleyen yeni bir sosyal maske haline gelebilir. DEHB anlatısı bir yandan şefkat ve açıklık getirirken, öte yandan yeni bir persona üretip gölgeyi başka yere taşıyabilir.

Belki de bugün asıl ihtiyacımız olan şey, “DEHB var mı, yok mu?” sorusundan önce şunu sorabilmek: Bu anlatı benim için neyi açıklıyor, neyi örtüyor?

Etiketler bazen hayat kurtarıcıdır; utancı azaltır, yalnızlığı hafifletir, yardım istemenin önünü açar. Ama aynı etiketler, tek başına bırakıldığında, ruhsal deneyimin başka katmanlarını sessizleştirebilir. DEHB’yi ne inkâr ederek ne de her şeyi onunla açıklayarak; biyolojik, psikolojik ve toplumsal katmanları birlikte görebildiğimizde, hem birey hem de toplum olarak daha sahici bir yere yerleşebiliriz.

 

Kaynakça

  1. Martin, A. F., et al. (2025). The changing prevalence of ADHD? A systematic review. Journal of Affective Disorders.

2020 sonrası çalışmaları derleyerek DEHB prevalansında belirgin bir artışa dair yeterli kanıt bulunmadığını; veri kalitesi ve karşılaştırılabilirlik sorunlarını vurgulayan sistematik inceleme.

  1. The Lancet Psychiatry & Regional Health yayınları (2020–2023).
     Adult ADHD diagnosis and service demand in the post-pandemic period.

Pandemi sonrası dönemde yetişkin DEHB’ye yönelik başvuru, değerlendirme ve tanı süreçlerindeki artışı; bunun prevalans artışından çok klinik farkındalık ve gecikmiş tanıların yakalanmasıyla ilişkili olduğunu ortaya koyan bölgesel çalışmalar.

  1. PLOS
     Quality of ADHD-related content on TikTok.

 #ADHD etiketiyle paylaşılan popüler videolarda psiko-eğitsel doğruluk, klinik bağlam ve ayırıcı tanı açısından önemli eksikler olduğunu gösteren içerik analizi çalışması.

  1. ScienceDirect
     TikTok and ADHD: Analysis of youth-generated content and viewer identification.

Gençler tarafından üretilen DEHB içeriklerinde DSM ölçütleriyle örtüşmeyen genellemelerin yaygınlığını ve izleyicilerde hızlı özdeşleşme (“ben de böyleyim”) etkisini inceleyen çalışma.

  1. PubMed
     Trends in ADHD medication use in Turkey (2009–2013).

Türkiye’de DEHB ilaç kullanımındaki artışı; tanı alma oranları, tedaviye erişim ve klinik yaklaşımlardaki değişimle ilişkilendiren epidemiyolojik çalışma.

  1. Singer, J. (1999). Why can’t you be normal for once in your life? In Disability Discourse.

Nöroçeşitlilik kavramının akademik ve politik çerçevesini oluşturan erken dönem temel metin.